6 Nisan 2014 Pazar

Hermann Nitsch - O.M Tiyatrosu’nda Görsel Algı: Manifesto (1962)

1. Benim tiyatrom görsel bir tiyatro, bakmayı öğrenmek benim çalışmalarımın önemli bir meselesi. Görünür olan, gözle algılanabilir olan, tiyatronun tarihi boyunca o.m. tiyatrosunda olduğu kadar önemli olmadı. Gerçekleştirmek istediğim şeye ifade kazandırma çabaları sırasında dilin artık tek başına yeterli olmayacağını gördüğümde, dil ve temsil üzerine kurulu tiyatrodan uzaklaşarak kendi tiyatromun dahilinde gerçek olaylar sahneleme arayışına giriştim. Öncelikle izleyicinin beş algısına birden hitap edilmeliydi. Gerçek bir olay beş algıyla birden zihne kaydedilebilme potansiyelini taşır. İzleyicinin yoğun biçimde koklamaya, tatmaya, bakmaya, görmeye, dokunmaya teşvik edildiği olaylar kurguluyorum.






2. Başka bir bakış talep ediyorum. Gündelik, düz, temiz şeyleri ayrıştırabilmek amacıyla alımlayan, daha çok hazır biçimde kendisine gelen dilsel kavramları kaydeden bir görme eylemi ilgilendirmiyor beni, bunun yerine alâkadar olduğum şey bakılan nesneyi tam anlamıyla algılayabilen, geçmiş zamanlarda bir yerde kalmış bir bakış biçimi. Asfaltlanmış sokaklarımız ve otobanlarımız tek bir anlam iletebilmek için tasarlanmış trafik işaretleriyle birlikte sadece işlevsel berraklıklarıyla gözümüzün önününde beliriyorlar. Hız sınırlarını arttırabilmek için tasarlanmış trafik yolları, üzerlerinden geçtikleri arazi hakkında pek bir şey söylemiyorlar. Yalnız bir trafik kazası olursa –o zaman her şey değişiyor. yoldaki şeritlerin temizliği kan, yaralanmış ve ölmüş bedenler tarafından kesintiye uğruyor ve hasar görmüş araçlar tarafından kaplanıyor. Korkunç, dehşet içinde bırakan, ölümün dipsiz derinliklerine açılan, yoğun bir bakışa geçme zorunluluğuyla karşılaşıveriyoruz ansızın. Bütün algılarımızla yaşama tutunurcasına bakıyoruz, mecburiyetten. Merakla bakan kişinin kesintiye uğramış olan itkileri (enerjileri) ölüm pahasına da olsa deneyimlemek istiyor. Birden algısal gerçekliğimizin diğer yüzüyle karşı karşıya kalıyoruz. Duyuya yönelik duyulan bütün bir tutku ahlakın ötesine taşan koşulsuz bir deneyim arzusuna karşılık geliyor. Süpermarketlerde önümüze yığılan gündelik tüketim malı bolluğu iştah kabartıcı, temiz, yüzeysel bir göz için hijyenik ve şık biçimde ambalajlanmış bir görüntü sunuyor.

İtalya’nın sıradan bir pazarında ise görünüme sunulanlar daha geniş bir yelpazeye sahip. Kötü kokuyor. Et, sakatat, balık ve peltemsi deniz ürünleri tezgâhlar üzerine çiğ, rengârenk ve dolgun biçimde yerleştirilmiş duruyor. Kesilmiş ve derisi yüzülmüş hayvanlar bütün ya da ortadan yarılmış biçimde kancalarda sergileniyor. Hayvanın canlıyken sahip olduğu cüsseyi hissetmek hâlen mümkün. Domates, sebze ve üzümler çoğu zaman fazla olgun ve üzerlerinde eşek arıları geziniyor. Meyvelerin çoğu yumuşamış ve ekşi bir çürümeye yaklaşmış. Kimi zaman da bakılamaz haldeler. Ama meyvelerden biri ısırıldığında iç ferahlatan bir tazelik ve yoğun bir tat ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Sıvılar akıyor, süt, şarap, yağ. denizin kokusunu burnumuza getiren balık kokusu, çiğ etten ve içorganlardan gelen kokular, fazla olgunlaşmış meyvelerden gelen ekşilik ve ortalığa dökülmüş şarap, sömürü üzerine örgütlenmiş kitlesel tüketim kalıplarına henüz geçmemiş olan bu pazarların optik etkisini destekliyor. Benim için önemli olanın ne olduğunun bilindiğini sanıyorum. Kavranan şeyi yüzeyi ölçüsünde değil, içindeki töz ölçüsünde –hatta tadılabilir tözü ölçüsünde diyeceğim, taşıyabilen bir bütünsel, algısal (algı yoğunluğu taşıyan) bakış gerçekleştirmek istiyorum. Görme eylemi günümüzde her yere hâkim olan yüzeysel işlevselliğin neredeyse algı dışı, algının derinliğine gereksinim duymayan kavrayışına indirgeniyor.
Uygarlığın düzeni tarafından zihnimize kaydetmemiz için bize sürekli iletilen şeyler, varoluşun en derin siciline dokunarak üzerimizde uyarımlar yaratmalı. Dökülmüş süt, kırılmış bir kuş yumurtası, etrafa bulanmış yumurta sarısı, ezilmiş meyveler, oraya buraya yayılmış yağ, çiğ et, iç organlar, bağırsaklar, dışkı, fışkırmış kan, sperm, akan kırmızı renk, su birikintileri gibi şeyler daha yoğun bir zihinsel kayıt işleminin yolunu açıyor, derinlere işliyor ve yoğun deneyim gereksinimimizi tamamıyla karşılıyor. Tam bir algısal bakış trajik olanı, ölümü, çözülmeyi, çürümeyi bastırmamalı, bizi yaratılışın gidişatı içine çekebilmeli.


3. Burada sürekli olarak GÖRMEKten bahsediliyor olsa da, görmek konusunda anlatmak istediğim şeyler diğer bütün algılarımıza da karşılık geliyor. Görme edimi diğer bütün algıların zemini içine yerleşmiş vaziyettedir ve ancak diğer algılarla kaynaşarak düzgün bir işleve sahip olabilir. Algıların sinestezik [ç.n. algılardan birinin uyarılmasına diğer bir algının tepki vermesi] bir etki birliği yakalaması gerekli, yoğun görme edimi bizi yoğunluklu bir koklamaya, yoğun tad almaya, yoğun dokunmaya teşvik ediyor, ve diğer algılar da birbirini yoğunlaştırıyor, her biri diğer algılarla birlikte işliyor. Dolayısıyla tek bir algı üzerinde daralmada bulunmak yalıtıma yol açıyor, ve bir algının eksikliğinde diğerlerinin daha fazla gelişim gösterdiği iddiası doğru değil. Doğuştan kör olup da önemli bir besteci, büyük bir piyanist konumuna yükleselen kimse neredeyse yoktur.
Daha açık biçimde söylemek gerekirse, koku ve tad almak da tüketim kalıpları tarafından önceden belirleniyor olmamalı. bunları iç ve dış doğamızın bize sunduğu zenginliğe ve yenebilir maddelerin bozulmamış zenginliğe koşut olarak yoğunlaştırmalı ve duyarlıklarını yükseltmeliyiz. aynı şey dokunmak ve duymak için de geçerli. Bize duyma alışkanlıklarımızın ötesinden sesler yansıtan nesnelerin içine nüfuz edip onları hissebilmeyi, haykırışın uçurumuna uzanabilmeyi arzuluyoruz. Hayvanlar insanların sahip olduğundan daha keskin ve derin bir algılamaya sahiptirler genellikle. Neden hayvanların olumlu yeteneklerini insanlığımızın içine almayalım, dolayısıyla bunları geliştirmeyelim, kazanmaya çalışmayalım?
Bir taraf diğerinin önüne geçmiyor. Bizim gelişimimiz çoğu zaman fazla hızlı ve fazla tek taraflı ilerledi. Zihnimizi keskinleştirebilmek namına algılarımıza karşılık gelen deneyim değerlerine dair belirli alanları gözden çıkarabileceğimizi sanmıştık. Bugün tam da bu zihin keskinliği bize böyle bir şeyi beceremeyeceğimizi söylüyor. Benim kastettiğim hayvanlığa doğru bir geri dönüş değil, geçmişte kalmış şeyleri bulup getirmek değil, bunun yerine bizde var olan ama bazı gelişim safhalarında ihmal edilmiş şeyleri daha ileri götürmek. Doğamıza ait itkilere ait temel enerjiler zihinsellik dışında da besine gereksinim duyuyorlar. Bu esaslı gereksinim tatmin edilmediği takdirde, endişeler ve nevrozlar çıkıyor meydana.


4. Neden sümüksü, etsi, peltemsi, jelimsi, sıvı şeyler bizde yoğun bir duyarlılık yaratıyor? Bu soruyu daha önce defalarca yanıtlamaya çalıştım, ama rahatlatıcı bir yanıta ulaşamadım. Yine de konuyla ilgili Freud’un anal teorisinden yola çıkan bir kaç düşünce belirtmek mümkün. Sümüksü, nemli her şey bedenselliğimizi, bedenimizdeki eti, nemlilik veren organları, kan sıvısını, salgıları, bedenin kendine çektiği maddeleri ve dışkı, adet kanaması, idrar, sperm, tükürük, ter, kusmuk gibi bedenden atılan şeyleri çağrıştırıyor bize. Yenmiş, beden tarafından özümsenmiş, dişlenmiş, tükürüklenmiş, sindirilmemiş, yarı sindirilmiş, tamamen sindirilmiş yiyecekler de gelebilir burada akla. Salyamsı bir sıvının içinden çıkarak doğuyoruz. Ortalama biçimde normal olarak alımlanan şeylere göre bu saydığımız şeyler iğrenti yaratıyor. Bu sayılan şeyler zihnimize yoğun biçimde kaydoluyor ama bir iğrenti oluşturuyor, bir iğrenti eşiği ortaya çıkarıyor. Sadece hekim, kasap, avcı, çiftçi, aşçı, yemek pişiren kadın ve sanatçı bahsi geçen bu malzeme alanı ile uğraşıyor.
Saldırılar, diğer canlıların uğradığı yaralanmalar, ölüm vakâları bizi bedenimizin etselliğiyle, içsel maddiliğiyle karşı karşıya bırakıyor. Kan fışkırıyor, bir yaralanma sonucu akıyor, açık yaradan et görünür hale geliyor. Avlanan hayvanın eti ve kanı ancak öldürme sırasında ortaya çıkıyor. Hayvan bedenin parçalanması ve içinin temizlenmesi sırasında sümüksü yumuşaklığa sahip organlar ve bedenimizde dolanan sıvılar açığa çıkıyor. Kırmızı renk tanıdığımız renkler arasında en yoğun olanlardan biri, bizim psiko-fiziksel örgütlenmemizi şoka uğratan bir işaret değerine sahip. bir yaralanma meydana geldiğinde, hayati tehlike bulunduğundan sürekli olarak göz kamaştıran kırmızılıkta bir kan sızıyor ortalığa. Belki de kanın rengi olan kırmızının yoğunluğunun saldırıyla ve yaşamın tehlikeye girmesiyle bir bağı var. Öldürme arzusunun verdiği duygu yoğunluğuna yırtıcı bir hayvanmışçasına bağlanan, tarihöncesi zamanlardaki saldırgan ve avcı konumundaki insanlar için hayatta kalmak ve beslenmek haz alınan bir tatmin anlamına geliyordu. Bu dönemde yaşayan insanlar için kurbanın iç organlarına, nemli bağırsaklarına bakmak, dokunmak, onları tutmak –filogenetik [ç.n. türün evrimi ile ilgili] anlamda içimize işlemiş olan öldürücü avcı hayvan davranışları dikkate aldığımızda, doğal ve algısal yapımıza ait şeylerdi. hayvanlar imparatorluğundan kardeşlerimiz konumunda olan canlıları öldürmek ve yemek (zorunda olmak) bizde büyük bir travma etkisi yaratıyor. Halihazırda deşifre edilebilir durumda olmayan ve günümüzde yaşayan normal insanlara nemli, sümüksü şeylerle temas kurmayı neredeyse yasaklamış olan hijyen uygulamaları ölüm ve yıkımdan duyulan korkuya, avlanmak ve öldürmenin ruhumuzun derinliklerinde yatan bir arzu olduğuna dair yaşam kavrayışındaki korkuya denk geliyor. İçimizdeki öldürme arzusunun neredeyse farkına varılmaksızın, dolayımlı olarak et yiyerek tatmin ediliyor olması konusunda da aynı korkunun işlerlik kazandığı kabul edilmeli. Bu gerçekleri inkâr ediyoruz ama bir yandan da toplumsalın dışında bir yerlere konumlandırılmış mezbaha çalışanlarına para ödüyoruz. Bize ulaştırılan et nereden geldiği tanınmayacak oranda parçalanmış ve paketlenmiş biçimde geliyor önümüze, ve böylelikle hayvanların beslenmemiz için ölmek zorunda olduğu gerçeği unutturuluyor, ve böylelikle öldürme yasağının sadece görüntüde kalan bir tabu olduğu anlaşılıyor, çünkü bir yandan öldürme eylemi yaşadığımız her gün devam etmekte. Ama biz PARMAĞIMIZI BİLE KİRLETMİYORUZ bu süreç içerisinde. Öldürülmeye yönelik korku ve içimizden gelen temel öldürme arzusu o kadar güçlü ki, nemli-sümüksü şeylerle karşılaşmak bile bir savunma güdüsü yaratıyor içimizde. İnsan çıplak biçimde ortaya serilen bedensel organizmalarla bir alâka kurmak istemiyor. Sümüksü, karın bölgesine ait nemlilik bizi ölümün sahasına çekiyor. Ama nemli, sümüksü şeylerin tümünün verdiği algısal yoğunluk bile halihazırda bilincinde olmadığımız yırtıcı hayvan davranışları ve bilincinde olmadığımız öldürme arzusu tarafından koşullandırılıyor. Biz en güçlü, en tatminsiz ve saygısız yırtıcı hayvanlarız. bu öngörü varoluşumuzun trajik gerçekliğine ait. Kültürümüz de yırtıcı hayvanlara ait bir kültür. Bütün mitler kurban etmenin, öldürmenin etrafında şekillenmekte.
 

5. İçimizde dolaşan yırtıcı hayvana ait öldürme güdüsünden bolca bahsedildi şimdiye kadar. Ölümü yücelttiğim ya da öldürmeye teşvik ettiğim, bu yöndeki ihtiyacın karşılanması için herkesi öldürme eylemine davet ettiğim yönünde, tamamıyla yanlış anlaşılma üzerine kurulu bir yargı var. Öncelikli olarak öldürmenin varlığımız dahilinde trajik bir veri olduğunu tanımamız gerekiyor. Kendimizi canlı tutabilmemiz için öldürmek zorunda olduğumuzu, temel dizilimin trajik boyutu olarak kabullenmeliyiz çünkü yaratılışın icra edilmesi bunu bizden talep ediyor. Vejeteryen bir beslenme sistemi yönündeki tercih bizi temel nitelikteki, yaratılışa dair itkilerden mahrum bırakır, bizim türümüzün doğasına karşılık gelmez.
Öldürme arzusu bastırılmışlığından, yersizleştirilmişliğinden çıkarılmalı ve gerçekliğine uygun biçimde ele alınmalı. Öldürme eyleminin yoğunluğuna duyulan gereksinim, algısal anlamda en duyarlı ve yoğun biçimde yaratılışın sindirilmesi ve çekincesizce sevilmesiyle, esrime ve sarhoşluk içeren bir bakışla, tat ve koku almayla, duymayla ve dokunmayla ortadan kaldırılabilir. Yoğunluk ve varoluştan sarhoş olma durumu, SEVGİ durumu bastırılmış, itiraf edilmeyen, arkaik gereksinimlerden kurtuluşu sağlayabilir.


6. Yırtıcı hayvan olma halimize yoğun bir biçimde işaret eden unsurlar benim eylemlerimde görünür kılınıyor. Psiko-fiziksel mevcudiyetimizin derinlikleri ölçülüyor bu eylemlerde. Ancak yırtıcı hayvanlığımızı unutturan iğrenme güdüsü bertaraf edildiğinde etin ve kanın analitik bir tiyatro için ne kadar önemli olduğu anlaşılacak, insanlığımızın trajik gerçekliği, yaratılışımızın temel trajik hakikatinin derinliklerine kadar ortaya konabilecek. ölüm aracılığıyla yaşanan tükenme ya da dönüşüm tam anlamıyla yaşanmalı ki, keskin bilinç, esrime ve mutluluk ile birlikte algılanan varoluş bütün ebediğiyle kendini gerçekleştirilebilir kılsın. Trajik olanın üstesinden, canlı olmaya verilecek derin, bitimsiz bir evet yanıtı aracılığıyla gelinebilir.






7. Sümüksü, etsi ıslaklık dünyası, her tür estetik görüngüye içgüdüsel bir çözümleme getirebilen sanatçıları, iyinin ve kötünün ötesinde, büyülüyor. algısallığımıza yönelik gösterilen cesaret onları büyülüyor. İğrenti veren şeyin gerisindeki “güzellik”i keşfediyorlar. Hayatları pahasına kadavralar bulup teşrih eden rönesans sanatçıları, anatomi derslerini resmeden, kesilmiş boğa bedenleri üzerinde çalışan rembrandt, ya da sürekli olarak parçalanmış hayvanları, taze, nemli, eti parıldayan balıkları ve deniz ürünlerini betimleyen hollanda natürmort geleneği geliyor aklıma. Aynı zamanda, meydana çıkan renk cümbüşünü etüd etmek üzere her sabah çıkıp mezbahanın yolunu tutan delacroix’yı anımsıyorum. Lovis Corinth, Oskar Kokoschka, Chaim Soutine, Francis Bacon ve sürrealistlere uzanan bir çizgi içinde kesilmiş hayvanlara, ortaya dökülmüş içorganlara ilgi göstermiş isimlerden de bahsedilebilir burada. unutulmaması gereken şeylerden biri de hristiyan geleneğinin merkezinde tanrının kurban edilmesinin yer alıyor olması ve onun eti ve kanının yiyecek ve ve içecek olarak bir ritüel eşliğinde sunulmasıdır. şiirde de Homeros’tan, Grek tragedyalarından modern döneme uzanan bir çizgide bahsi geçen ilgi alanlarıyla olan temaslar hatırlanabilir.

“balta hayvanın kas kirişlerini kesiyor ve sığır gücünü kaybetmiş biçimde kuma çöküyor”.
“kan kara kara, oluk oluk akıyor”.
“kalçalar kızartılırken ve kesilenlerin tadına bakılırken geri kalanlar da küçük parçalara ayrılıyor”. [1]

Kassandra:
kapının önündeki veletleri görüyor musunuz?
rüyalardan çıkmış şekiller gibi duruyorlar önümde,
ah kendi kanlarını katleden
ve kendi bedenlerindeki eti,
bağırsağı, böbreği, matemli yükü
ellerinde tutan çocuklar. [2]



Ulak:
… altın iğneleri, süsledikleri giysiden koparıp aldı
ve gözlerinin diplerine kadar batırdı…
ve hazla sapladı defalarca, tek bir kez değil,
kirpiklerini tutarak, ve kanlı göz yuvarlakları
sakallarını boyadı, ve cinayette dökülenler gibi akmadı,
kara renkle damladı kan, dolu yağar gibi [3]

bacakları ayrılmış, kösnül vücut zehirlerini ılık ılık sızdırırken dışarı, açık göbek habis buğular salıyor utanmaz bir rahatlıkla, sinekler dolanıyor çürümekte olan bu karnın üzerinde, kara renkli kurtçuk taburları kıvrılarak çıkıyor içeriden, ve keskin sıvılar gibi dolanıyorlar bu canlı parçacıkların etrafından. [4]

rubens, unutuşun fırtınası, atıllığın bahçesi, yastık
taze et, sevmenin mümkün olmadığı yer [5]

sen kan fışkıran etten başka bir şey görmüyorsun.
henüz biraz önce insan olan, artık değil;
sen sadece iğrenç, soluk, kanlı et görüyorsun.
yardım et bana! boğuluyorum! iç organlarımı kusuyorum,
boğazımdan dökülüyorlar. vurdum!
baltayla vurdum! Rastgele vurdum, ormanda
palayla ağaç indirir gibi değil yani,
hayır: boğanın alnını parçalar gibi.
o böğüren korkunç şey, bedeni parçalanırken, o yarı tanrı!
yine de vermedi canını adi bir sığır gibi hırıldayarak!
benim ellerimden? yo, hayır: o yaşıyor ve ben,
ben öldüm. [6]

kollarının etrafına bağırsaklar dolanmış, yeşilsarı yılanlar ve dışkı gömleğine damlıyor, sıcak çürük kokulu bir sıvı. idrar torbasını kesip açıyorlar, içerideki soğuk idrar sarı bir şarap gibi parıldıyor içerde, büyük dilimler halinde kesiyorlar, keskin ve nişadır gibi ekşi koku yükseliyor.
karnı doktorların meraklı parmaklarının altında bir yılanbalığının eti gibi bembeyaz kesilmişti, doktorların kolları nemli etin içine dirsek derinliğine kadar gömülüyordu. [7]

kanşapırtıları, kançalkantıları, kanfoşurtuları
kesilmiş, doğranmış, parçalanmış
kıyılmış
preslenmiş, ezilmiş
beyinsıçramış, beyinaçığavurmuş
kafatasıörtüsüz [8]

kanamalar süzüyor sızan lekeleri
et çamurlanıyor
emme çürümenin etrafında şehvetleniyor
cinayetlerin cinayeti [9]

kızıl salyangozlar çatlamış kabukların içinden çıkıp sürünüyorlar
ve dikenlerin ucunda kan tükürüyolar kaskatı ve gri [10]

körler irinli yaralara buhur serpiyorlar
kızılaltın elbiseler, şamdanlar, ilâhiler okunuyor. [11]

kadınlar sepetlerde bağırsak taşıyorlar. [12]

ve bir kanaldan yağlı kanlar boşalıyor, mezbahadan aşağıdaki durgun ırmağa doğru. [13]

geceleri ağzı çözülüyor ve kırmızı bir meyve sunuyor. [14]

çalıların arasında yeşil avcı vahşi bir yaratığı parçalıyor
ve elleri kan tütüyor. [15]

sen sessizce titreyen mavi hayvan ve sen, onu siyah sunağın kenarında
parçalayan, beti benzi atmış rahip. [16]

yumurta beyazı bir mendile bulanmış yeşil zırnık, ezilmiş böğürtlenler!
gelin, bırakın gözler çeksin ziyafeti. [17]

bir keresinde o sırtımda ayaklarıyla dans ederken göbeğimin üstüne uzanmak zorunda kalmıştım, ayaklarını değil bağırsaklarımın zemin üzerindeki basıncını hissediyordum, o hoş ağırlığın, tatlı yorgunluğun basıncını. [18]

8. Boya malzemesinden, boya sıvılarından, boya macunlarından doğrudan edinilen algısal mutluluğu ilk olarak enformel resim ortaya koymuştu. Benim tiyatroma uzanan giriş de buradan sağlandı. malzemelerden ve sıvılardan yayılan algısal yoğunluktan yola çıkarak, yoğun algısal duyum gereksinimini tatmin etmek üzere, bir eylem resmi geliştirdim. yatay ve dikey düzlemler üzerinde kırmızı boya dolandırdım. Uygarlık tarafından engellenen, dışlanan bütüncül algısal duyum ile temas sağlamak üzere esriklik içeren bir heyecana kaptırmıştım kendimi. O zamanki resmetme eylemimi abreaksiyon [ç.n. bilinçaltındaki unsurların, bastırılmış bir fikir ya da duygunun ifadesi aracılığıyla dışa vurulması ve yükünden kurtulunması] olarak adlandırmıştım. Baskı altında tutulan enerjiler dışarı çıkabilmeliydi ve bütünlüklü bir duyumla bilince aktarılmalıydı. Resmetme üzerinden elde edilen heyecan daha yoğun daha algısal bir deneyim talep etmekteydi.

Ezilmiş meyve eti, etrafa bulanmış yumurta sarısı, çiğ ve ıslak et, kan, kesilmiş koyunlar kullanıldı, artık bir resim yüzeyi üzerine değil de mekânın içine yerleşen bu aksiyonlarda. Kesim sırasında içi açılmış, derisi yüzülmüş, kanla ıslanmış koyun kadavralarından ortaya kanla nemlenmiş, koyu kırmızı parıldayan renkli içorganlar dökülüyordu. Dışkı dolu, dolgun bağırsaklar ellerle kavranıyor ve parçalanıyordu. Aksiyon resim süreci tiyatro seviyesine, dramatik bir sürece yükselmekteydi, analitik biçimde harekete geçirilen diyonizyak abreaksiyon işlemi, temel nitelikteki sado-mazoistik uç deneyimle ve koyunun parçalanmasıyla nihayete ermekteydi. Parçalanan Diyonisos’un mitik varlığı onu temsil eden koyunun parçalanmasındaki kült işlemle ortaya çıkıyor. Muhtemel bir yoğun deneyime yönelik bastırılmış arzu ile üreme ve öldürme yönündeki şehvetin karışımı teatral ve dramatik bir olay olarak görünür kılınıyor. Yaşanıp tüketilmeyen öldürme hırsı işleniyor, serbest bırakılıyor ve bilinç düzeyine çıkartılıyor. O.M. Tiyatrosuna ait bu resim anlayışı kusurlu algısal deneyimin, tümüyle yaşamamanın kötülük olarak saptadığı şeyi açığa vuran yeni tiyatroyu müjdeleyen bir ritüele dönüşüyor. Dramın getirdiği felâket duygusu algısal yoğunluğumuza bütünlük kazandırıyor. Bastırılmış niyetlerimiz kendinden geçmiş, esrimeye ulaşmış biçimde içimizden dökülüyor, sado-mazoist aşırılıkta geri dönüyor (taşma hali ölümün yok edilmesi biçiminde geri dönüyor), büyük anlarda içimizi dolduracak (ve böylelikle bizi tahrip etmeyecek), yaşamın ve ölümün ötesine geçecek, varoluşun ebedi dönüşünüme karşılık gelecek (şimdiye kadar geri planda bırakılan) yaşamsallık damarı ortaya çıkıyor. Bir kez daha tekrarlayalım: öldürmeye ve sevmeye yönelik şehvet birbiri içine geçiyor. Birleşim, metabolizma işlerlik kazanıyor. ölümün varlığı, yaşayanı öldürerek gömülmeye sevkediyor. Kurban ve katil birdir. Ölüm ve yaşam şehvet içeren tek bir damar. Doğum ve ölüm arasındaki nedenselliğin ortadan kalktığı yoğun bir varoluş durumu oluşturan, bizi aşan enerjiler çağrılıyor ve serbest bırakılıyor. Bireysel yaşam aşılarak ebedi yaşamın tadına varılıyor. Evren bizim aracılığımızla tahripkâr biçimde infilak ediyor. Normallikten, vasatlıklan, gündeliklikten kopuş bir enerji taşkınlığı yaratıyor. Kopup kurtulan enerjiler tahribe yöneliyor, ölümü kendine çekiyor, yeni güç üretimlerine geri dönmeye çabalıyor.


Kısıtlayıcı normdan kopabilmek için bütün gücümüze ve canlılığımıza gereksinim var. Böylelikle geri çekilen enerjiler bizden koparak taşar ve bizi varoluşumuzun, atılganlığımızın, Prometeus’a yaklaşan ve yaşamdan, ölümden korkmayan aşırı yaratıcı konumumuzun derinliklerine yerleştirir, yaratılışla, yaratılış akışıyla ve yaratılış ritmiyle özdeşleşme ortaya çıkar. İnsan yaratılışın kendisidir. (Sadece) yaşamın muhafaza edilmesi değil, dünyanın ölümden ve yaşamdan daha fazlasını talep eden dönüşüm de, metafizik de (bilinçli biçimde) yaşanan bir gerekliliğe dönüşür. yoğun biçimde yaşanan (yaratımsal) yaşam bizi ölümün kıyısına getirir. kendini yoğun biçimde geliştiren şey, yaşam ve ölümden fazlasını kasteden dünya dönüşümüdür. yaşam ve ölüm yaratılışın akışının bütünü içinde durak konumundadılar.
Varoluş mistisizminin kavranışı, olumlama ve dünyanın dönüşümünün tanınması, gerçekliğe dönüştürülen metafiziğe yönelir.

9. Bakma eylemi şimdiye kadar söylenmiş olanlarla derinden bir bağa sahiptir, çevrenin yoğun bir bakış aracılığıyla alımlanışı varoluşun derinliklerine çekilir. Kendimizi dramatik aksiyon vakâsındaki trajedinin ötesine konumlandırdığımızda, estetik etkiyi anlam içeriği olmaksızın alımlamaya çalışırız. bakılan şey açıkça güzel, ve derin bir şekilde büyülüyor. Bir hayvanın derisi yüzülüyor, görkem ortaya seriliyor. bir çiçeğin eti, körpe pembe renkli nem ılıklığında kas eti, sedef gibi parlayarak, gösteriyor kendini, beden sıcaklığında tahrik edici göz kamaştıran bağıran cırtlak kırmızı KAN fışkırıyor ve beyaz mendillerin üzerine akıyor. Keskin bıçaklarla işkembeyi tutan kas dokuları özenle kesiliyor. BİR ÇİÇEĞİN İÇİ KESİLİP AÇILIYOR, ÇAY GÜLLERİNİN YAPRAK ETLERİ açılıyor tek tek. çay gülü eti, yumurta sarısı yapışkanlığı. çiçek tozu sarısında, bal yapışkanlığında, yumurta sarısından maddeler. Mide torbası görünür hale geliyor. Bağırsaklar ılık ılık kokular salarak titreyen kas etleri gibi pelte pelte sallanıyor, üzerine limon suyu sıkılan koyu bir sıvının üzerindeki deri gibi biraz narin. Sinirleri seğirten, parlak pembe renklerde. Kırmızıdan, kadın iç çamaşırlarının vücut sıcaklığındaki pembe tonlarından, mavimsiliğe, mora, tavşankulağı eflatunluğuna, yeşil tonlara uzanan bir renk yelpazesi yer alıyor bu et buketinin içinde. Kesilen boğa yukarı asıldığında dışkı ağırlığında, dışkıyla dolu bağırsaklar yere düşüyor. Atardamarlarından oksijen dolu kanlar pompalanan ıslak zinficre kırmızısı ciğer etleri bedenden koparılıyor. Kırmızı laleler, kuzgunkılıçları ve gül yapraklarından oluşan dolgun bir küme yarılan bedenden aşağı, yere düşüyor. Her tür çicek rengi et ve içorganlarla birlikte yere düşüyor. Organların içinden renkler yansıyor. Seyretmekte olan katılımcı oyuncu organların içlerine kadar algılıyor her şeyi. İçorganlarımızı, ciğerimizi, kalbimizi, böbreklerimizi, midemizi, bağırsaklarımızı, damar şeritlerinizi ve kanın YAŞAM SUYUNU görmek gerçekten güzel bir şey. Normalde ışığı bertaraf eden bir rengin içorganları parlar hale getirebiliyor olması… Tıpkı derin denizlerdeki balıkların o karanlıklar içinde en fazla parlayan renkleri yansıtır bir doğayla yaratılmış olmaları gibi. renkler görülebilir olanın ötesine geçen bir başka işleve sahip olabilir mi?

O.M. Tiyatrosu gözler için büyük bir ziyafet sunuyor.
“Toplu biçimde yemek yeme bedensel birleşime dair simgesel bir eylem… Her şeyin tadına varmak, temellük etmek, özümsemek demek yemek. her tür tinselliğin tadına varılabilmesi yeme eylemiyle ifade bulabilir. Bir dostluğun akışında insan fiilde dostundan yer, ondan beslenir. Vücudu ruhun yerine koymak ve ölen bir arkadaşın hatırasına düzenlenen törende her ısırıkta onun etinin ruhsal hatırasının, her yudumda onun kanının tadına varmak esaslı bir mecaz olurdu. böyle bir düşünce günümüzün lapacı beğenisi için kuşkusuz fazla barbarca kaçardı – ama kim cesaret eder çiğ, çözünmekte olan et ve kanı düşünmeye?… Ve kan ve et gerçekten bu kadar itici ve soysuz şeyler midir ki? Aslında burada altından ve elmastan daha fazlası sözkonusudur, ve organik beden üzerine daha yüksek bir kavrayışın gelişmesi için o kadar da uzun bir zaman beklemek gerekmeyecek.
Kanın nasıl yüce bir simge olduğunu kim biliyor? Organik beden parçalarından yansıyan iticilik aslında onlardaki son derece soylu bir şeyi ortaya çıkarıyor. Onların karşısında sanki hayaletlermiş gibi irkilip titriyoruz ve çocuksu bir ürpertiyle bu olağanüstü karmaşada bize aslında tanıdık gelebilecek, sırlarla dolu bir dünyanın varlığını seziyoruz.
Yine de anma törenine geri dönersek –dostumuzu artık eti ekmek ve kanı şarap haline gelmiş bir varlığa dönüşmüş gibi düşünemez miyiz?”
Bunun yanında bedenlerin birleşmesinde trajik bir boyut var, süreç, bedeni içerilen konumunda olanın ölümüyle sonuçlanmakta. Metabolizma çekincesiz bir trajediyle bizi aşarak gerçekleştiriyor kendini. Tanrının öldürülmesi onun etinin yenmek zorunda olmasıyla yakından alâkalı, ve yeniden dirilişimize dair mit ancak beden birleşimi ile kurulabilmekte. Kendi ölümümüz ise, bizi sarmalayan yaratılışın doğasıyla ve dünyasıyla birleşmemiz anlamına geliyor. Düşünceleri ayrıştıran ve yönlendiren tam anlamıyla işlerlik kazanmış nitelikteki algılar etrafımızdaki dünyayla, yaratımsal varlığımızla, doğayla mistik bir bir-olma haline çağırıyor bizi. Doğanın içerdiği beden birleşimine doğru yönlendiriliyoruz böylece –ki iç ve dış dünya fiziksel olarak da bir olabilsin. Toplu yemekteki o büyükülük, Komünyon’un [ç.n. İsa’nın kan ve bedenini temsilen ekmek ve şarap sunulması ritüeli] kutlanılışındaki o zamandışılık buradan geliyor –müminlerin dış dünyasına denk gelen bütün bir yaratılışın simgesi olan tanrının kendi bedenini beden birleşimi için bağışlamış olması, dış dünyanın ve en yüce öznenin müminin benliğine nüfuz edebilmesini sağlıyor.
Bakmak ve algının gerçek anlamda kullanılabilmesi dış dünya ile birleşme isteğine karşılık geliyor. deneyimin gerçekliğinden uzak biçimde zaman ve mekânda dolanmak, mutsuz biçimde otlamak yerine dış dünyanın etiyle birleşmeyi (kelimenin tam anlamıyla) arzuluyoruz.



[1] Homeros – Odysseia
[2] Aiskhülos – Orestie
[3] Sofokles – Kral Ödipus
[4], [5] Baudelaire – Kötülük Çiçekleri
[6] Gerhardt Hauptmann – Arriden Tetralogie
[7] Georg Heym – Toplu Nesir Yazılar
[8] Arno Holz – Phantasus
[9] August Stramm – Şiirler
[10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] Georg trakl – Manzumeler
[17] Ezra pound – Toplu Yapıtlar
[18] Hans Henny Jahn – Oyunlar
[19] Novalis – Ansiklopedi











Kaynak:
Dirimart tarafından 2000 yılında H. Nitsch ile ilgili hazırlanan 'Das Orgien Mysterien Theater' adlı kitapçıktan alınmıştır.
Çeviren: Erden Kosova
Resimler: http://www.nitsch.org/static/omt1960-70.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder